DÖRT MASTARLA TORİNO (4)

Evet sevgili okuyucular, bugün size dört mastarla hotelden çıkıp şehir merkezine nasıl gidilir onu anlatacağım.

Bu yazı dizisinin üçüncü bölümünü okursanız, internetten film izledim filan ama daha akşama çok var. Hotel odasında sıkıntıdan patlarım. En iyisi şehir merkezine gidip biraz insan görmek, belki eşime hediye de bakarım.

Ancak bir sorun var! “Şehir merkezine nasıl gidilir?” diye resepsiyonda ki görevliye sormam, ve onun anlattığını da anlamam gerek! Hadi soruyu kafamda bir şekilde kurdum da, ya anlattıklarını anlamazsam!?

Neyse, sıkıntıdan patlamaktan iyidir. Eğer ne dediğini anlamaz veya anlattığı çok karışık gelirse dönerim odama, yapacak bişey yok. Şehir merkezine gitsem, kaybolmaktan da korkmuyorum aslında, kaybolursam durdururum bir taksi, söylerim hotelimin adını, gelirim. Anlayacağınız A-B-C ve kriz planları dahil herşey kafamda hazır. Kafamda soru cümlesi de hazır ve artık resepsiyona inebilirim…

Resepsiyona indim, soru cümlesini söyledim ve görevli başladı anlatmaya ama ne anlatma, süper… İtalyanca olarak anlamadım ama hareketler herşeyi anlattı; Ellerini yukarı kaldırarak hoteli arkana al dedi, tramvay dedi (onu anladım) eli ile tramvayın gidiş yönünü işaret etti (o taraf şehir merkezi). Eli ile iki işareti yaptı ve bilgetto dedi (yani iki bilet alacağım) elini bir sağ tarafa bir de sol tarafa doğru işaret etti (yani biletler gidiş dönüş alınacak). İki elini karşılıklı kaldırdı, geliş için karşı elini gösterdi (geliş için karşı duraktaki tramvaya bin dedi yani)… Emin olun, Türkçe anlatsa bu kadar iyi anlatamazdı…

[wp_ad_camp_5]

Benim için artık şehir merkezine gitmek çocuk oyuncağıydı, teşekkür edip hotelden çıktım. İlk gördüğüm tabaccodan iki bilet aldım, tramvaya bindim.

Tramvayın içinde bilet okutulacak bir cihaz vardı, bileti onun içine soktum ve cihaz bana bilete tarih saat yazıp geri verdi. Bileti her ihtimale karşı cebime koydum. Tramvay harekete geçti. Bilet cebimde ama aklım bilette… Çünkü bileti basıp basmadığımı kontrol edecek bir sistem ya da kontrolör yok ortalıkta. Galiba bileti kontrol etmiyorlar… İlginç…

Tam bunları düşünürken biri birşeyler söyleyerek, insanların biletlerini kontrol etmeye başladı, insanlar ceplerinden biletleri çıkartıp gösteriyorlar, işte bu biletleri kontrol eden kişi… Kontrolör biletlere bakıp geri veriyor. Sıra bana geldi, cebimden bileti çıkarttım, aldı, baktı, bir öyle çevirdi, bir böyle çevirdi… Ters giden birşeyler var! Sanırım biletin üzerinde tarih saat yazmıyor. Tam o sırada aklıma geldi, yanlış bileti, dönmek için yanımda taşıdığım kullanılmayan bileti vermişim adama… Bir hışımla “scusa” deyip diğer bileti verdim, “Va bene, grazie” deyip biletimi bana geri verdi. Bu krizde böylelikle atlatılmıştı…

Yaklaşık yirmi dakika sonra artık dışarıda ki insanların kalabalıklaştığı, tramvayda ki insanların da azalmaya başladığı yerlere gelmiştik. Büyük ihtimalle şehir merkezi burasıydı. Ben de diğer inen insanlarla birlikte tramvaydan indim. Dükkanları gezdim, fiyatlar el yakıyor, bir hamburgercide hamburger yedim ve dönme zamanı…

İndiğim durağı kaybetmeseydim iyiydi, şuradan bir taksi çevireyim bari…

 

[wp_ad_camp_5]

 

 

May 12 0

Elveda Koltuk Bavul

bavul

Bir bavula kac ani sigar? Kac umut? Huzun? Goz yasi? Heyecan?

Guzeller guzeli “koltuk bavul”uma* hayatimin en umut, huzun, goz yasi ve heyecan dolu 3,5 yili sigdi. 3 farkli ulke gezdi, 3 farkli Gurbet’i tasidi.

Turkiye’de basladi hikayesi. Icinde, kelebege donusmeye hazir bir tirtil sabirsizligi. Silada gurbet cekmenin tuhaf huzursuzlugu. Yeni bir Gurbet’in umudu: daha bagimsiz, daha guclu, daha kendi ayaklari ustunde.

Ispanya oldu ilk istasyonu. Icinde, ilk defa yurt disina cikma heyecani. Ancak ruyalarda gorulmus Paris sokaklari. Hep hasreti cekilmis gurbet havasi. Uzun emekler sonucunda edinilen yurtdisi gonullu calisma hakkinin hakli gururu. Gurbet’e acilan kesif yolu.

Amerika’da yordu hayat onu. Icinde, goz yasi dolu sorgulama geceleri. Nereye varacagini bilmemenin garip caresizligi. Herseye ragmen hayata tutunma gayreti. Guzel dostluklar, ve cay partileri. Basariyla tamamlanmis egitim gecmisi ve bir adim daha ileri tasiyan vize isi. Vazgecilemeyen Gurbet ideali.

Guzeller guzel koltuk bavul, iste bu vedalasma vakti.

Tesekkurler, yalniz birakmadigin icin ogrenci, gonullu ve calisan Gurbet’i.

Tesekkurler, yasadigin icin Turkiye’de, Ispanya’da ve Amerika’da beni.

Tesekkurler, sakladigin icin icinde huzun kadar neseyi ve sevinci.

Yanima aliyorum icindeki tum guzellikleri, naifce umut ederek dogurmayacagini hic bir kederi. Ve hoscakal diyorum, uzulerek gonderirken seni.

Vedalasmak zordur eger bir daha gormeyecegini biliyorsan. Senden sonra ne olacagini bilmiyorsan. Ama bazen gereklidir, hayatinda yer acmak icin, daha iyiye, daha guzele. Bu da benim vedamdir, emektar bavuluma.


*Koltuk bavul: Ilk yurt disina cikisimda, yolculuk arkadasim ayni programla Ispanya’ya benimle ayni gun giden Gokce Kilicaslan’di. Bilmiyorum, bavulun deseninden mi, kenarlarindaki deri parcalarindan midir, “koltuk bavul” adini verdi. Yakisti bavuluma, benimsedim. Tesekkurler Gokce, bu guzel yakistirma icin  :)

Gurbet Akdogan

Ağu 17 0

San Francisco mu İstanbul mu?

İstanbul’u sever misiniz?

Kimisi için bu sorunun cevabı ‘Tabii ki evet!’tir. Fakat bir yandan da burada yaşayanların büyük bir kısmı bu kentten nefret eder. Trafik sorunları, hayat pahalılığı, yeşil alan azlığı (her ne kadar büyükşehir belediyesi tam tersini iddia etse de %5′in altında yeşil alanımız/ parkımız/bahçemiz var güzel İstanbul’umuzda) gibi bir çok neden sıralanabilir. Yoran bir şehir burası. Bir yandan da biraz uzak kalınca hemen geri dönmek istediğimiz, isteyeceğimiz bir şehir.

California’da yaşayan, ikinci ailem dediğim insanların yanına gittiğimde konuşmalardan birinde şunu duymuştum: ‘Birkaç ay Filipinler’de kaldıktan sonra İstanbul’a gelince burası fazlasıyla California’yı, San Francisco’yu andırınca çok hoşumuza gitmişti bu kent.’ Arkadaşımın annesinden de benzer yorumlar almıştım. Gidince biraz daha net anlama şansım oldu bu karşılaştırmanın nedenini.

Bir İstanbul düşünün, yollarında daha fazla Taksim’deki nostaljik tramvaydan bulunan.
Bir İstanbul düşünün, yokuşu oldukça bol ama çok daha geniş yolları olan.
Bir İstanbul düşünün, sahili daha çok halkın kullanımına açık olan.
Bir İstanbul düşünün, hemen her tarafında parklar, bahçeler ve yeşil alanı olan.
Bir İstanbul düşünün, Boğaziçi Köprüsü daha uzun ve kırmızı renkli olan, akşam güneş batarken ve sabah güneş doğarken daha bir kızıllaşan.

Bunlar gibi daha birçok şey yazılabilir San Francisco için. İklimi İstanbul’unki gibi oldukça değişken. Bir an üşürken, biraz sonra terleyebilirsiniz sıcak ve nemden. Bi söz vardır ya, İstanbul’un havasına ve kızına güvenmeyeceksin diye. İşte oranın da aynı şekilde havasına hiç güvenmemek lazım. Kızını biliyorum şimdilik.. Yandaki de Lombard Caddesi. Dünyanın en eğri sokağı (World’s most crooked street) diye geçiyor. Muhteşem güzel ve yemyeşil bir sokak.

İnsanları oldukça sıcak. Hemen her şey için teşekkür ediyor insanlar birbirine. Sokaktaki herhangi birine birşey soracaksanız hemen sıcak bir yaklaşımla yardımcı olmaya çalışıyor insanlar. Bu açıdan da bizim bazen bilmese de yol tarif eden insanımıza benziyorlar. Tabii oradakiler bilmediğinde bilmediğini söylüyor.

Bir başka önemli, bence oldukça önemli, fark ise sigara konusu. Orada, belki dikkatimden kaçmıştır ama, kampta birkaç kişinin sigara içmesinin dışında, ki onlar da çok yakın değillerdi, sigara kokusu aldığımı hatırlamıyorum. Kaldırımlarda, parklarda, yollarda, hemen hiçbir yerde görmedim sigara içenleri. Güzel geldi bu ayrıntı.. Sigara içmek yerine insanlar spor yapıyor. Kentin her tarafına yayılmış parklarda, bahçelerde spor yapıyor insanlar..

İstanbul, bütün güzellikleriyle birlikte dünyanın en muhteşem şehri bana göre. Nitekim Atlantik’in öteki tarafında, buradan yaklaşık 10bin kilometre uzakta örnek alabileceğini düşündüğüm bir yer var. San Francisco!

Sultanahmet’i, Galata’sı, Taksim’i, Cihangir’i olmasa da Atlantik’in öte yanında başka bir İstanbul’un olduğunu bilmek güzel geliyor insana..

Blogum : http://gezginazem.blogspot.com/2014/07/san-francisco-mu-istanbul-mu.html

Tem 8 0

18 Mart 1915 Yer: Çanakkale

I. Dünya Savaşının kaderinin çizildiği günlerden belki de en önemlisiydi. İngiltere ve Fransa, Almanlara karşı zor duruma düşen Rusya´ya yardım edebilmek için Boğazların kontrolünü ele geçirmek zorunda olduklarının farkındaydılar. Aslında hasta adamın savaşın içine çekilmesi onlar için iyi olmamıştı. Bir sürü yeni cephe açılmış ve güçlü Alman ordularına karşı kuvvetlerini bölmek zorunda kalmışlardı. Winston Churchill´in -dahiyane- fikri İtilaf Devletlerinin rahatlamasını sağlayabilirdi. İngilizlerin önderliğinde kurulan armada şimdiye kadar tarihin gördüğü en büyük savaş filolarından biriydi. İçlerinde Queen Elizabeth ve Inflexible gibi 18 adet efsanevi zırhlının da bulunduğu 3 filo Çanakkale Boğazı açıklarına dizilmişlerdi. İtilaf Donanmasına Sir Ian Hamilton kumanda ederken; Türk savunma birliklerini, Alman Otto Liman von Sanders yönetiyordu. Savaştan önce İngiliz gazetelerinin hepsi neredeyse aynı şeyi söylüyordu. “5 Çayını İstanbul´da İçeceğiz”

İlk atış Cornwallis zırhlısından geldi. Daha sonra İtilaf Donanması boğazın iki yakasındaki Türk tabyalarını top atışına tutmaya başladı. 500´e yakın düşman topuna karşılık 150 adet Türk topu savunma görevini üstleniyordu. Uzun süren bombardıman sonrasında birlikler Türklerin savunma güçlerini tükettiklerini düşünerek boğazı geçme girişiminde bulundular. Mayın temizleme gemileri bir gün önceden boğazı tehlikelerden arındırmıştı. Ancak bilmedikleri bir şey vardı. İngilizlerin boğazı temizlediği günün gecesi Nusret Mayın Gemisi´nin mürettebatı büyük bir tehlikeye atılarak Almanlar tarafından işe yaramaz diye çürümeye terk edilen yerli malı eski tip mayınları boğazın serin sularına yerleştirmişti. 18 Mart günü başlayan düşman harekatında boğaza giren gemilerden Bouvet, Ocean ve Irresistable, Nusret´in döşediği mayınlara çarparak sulara gömüldü. 6 saat 45 dakika süren bombardıman sonucu iki İngiliz, bir Fransız zırhlısı battı; bir İngiliz, iki Fransız zırhlısı ağır yara aldı, üç gemi karaya oturdu. Osmanlı tarafındaki zaiyat ise kırk dört şehit, yetmiş yaralı, sekiz top idi.

Boğazı geçemeyen İtilaf orduları kara harekatını denemeye karar verdiler. Bunun için uzak sömürgelerden asker toplanmaya başladı. Bu karma orduda en fazla ANZAC denilen Okyanusya birlikleri yer almaktaydı. İngiliz ve Fransızlar kendi savaşlarında kendi insanlarını feda etmek istemiyordu…

Savaş olanca acımasızlığıyla başlamıştı. 1. Dünya Savaşı´nın en ağır kara savaşı her iki taraf için de halen acılarla hatırlanmaktadır. 25 Nisan günü 70000 itilaf askeri Seddülbahir ve Arı Burnu´na çıkarma yaptı. Arı Burnu´na çıkan birlikleri Mustafa Kemal´in komuta ettiği 16. Tümen karşıladı. Mustafa Kemal´in düşman saldırısıyla ricata başlayan birliklere verdiği ünlü emir buradaki çarpışmalar sırasında yaşanmıştır: “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum…” Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında süren kanlı çarpışmalar ve destansı direniş üzerine İngiliz ve Fransız birlikleri 9 Ağustos ve 20 Ağustos´ta iki büyük saldırı daha düzenledi. Ancak imkanları kısıtlı Türk birliklerinin ölümün üzerine atlayışlarına şahit oldular ve geri dönmek zorunda kaldılar. Uzun süren savaştan herhangi bir sonuç alamayan ve birlikleri içerisinde büyük huzursuzluklar gösteren İtilaf devletleri Kasım 1915´te çekilmeye başladılar ve 9 Ocak 1916´da son birliklerini de yarımadadan çıkardılar.

10 ay kadar süren savaşta 253.000 Mehmetçik şehit düştü. Kimi kaynaklara göre 252.000 kimine göre ise 300.000´e yakın düşman Gelibolu´da hayatını kaybetti. Dünya tarihinin en kanlı savaşlarından birine sahne olan Gelibolu´da metrekareye 60 kg mermi düşmüştü. Öyle ki savaş meydanında birbirlerine çarpıp yapışmış halde duran mermiler bulundu. Bir tebaanın vatanını savunurken gösterdiği fedakarlık nice destanlara sebep oldu. Kınalı kuzular, Oruçoğulları, Seyit Çavuşlar ve daha niceleri… Kahraman Mehmetçik tarihe tekrar tekrar okunması gereken bir hikaye bıraktı…

“Vurulup alnından tertemiz uzanmış, yatıyor
Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor”

Mar 18 0

DÖRT MASTARLA TORİNO (3)

Bütün hafta çalıştıktan sonra Torino’da ki ilk Cumartesim. Sabah 8:30 civarları kalkıp kahvaltımı yaptım ve biraz tv. izledim ve 10 civarları hotelimin etrafını yürüyerek dolaşmaya karar verdim.

 

Hotelimin batısına doğru birkaç sokak ilerledim, vitrinlere baktım. Giysiler genelde 50€ ile 150€ arasında değişiyor. Sokak aralarından kare çizip tekrar hotelimin sokağına çıkıyorum. Bu kez hotelimin doğu tarafını gezeceğim.

 

Caddeye çıktığımda, tamamen beyaz giyinmiş, yüzüne de beyaz maske takmış robot gibi hareketler yapan bir sokak sanatçısına rastlıyorum. Gelene geçene “buongiorno” diyerek robotik hareketler yapıyor. Önüne de şapkasını koymuş para bekliyordu. Cebimde bozukluk olduğu halde para vermemek için, içimden “ak Euro kara gün içindir” diyerek yanından geçiyorum. Bana da “buongiorno” diyor ama ben duymamazlıktan geliyorum.

 

İki sokak daha ilerliyorum ve beni şaşırtan bir durumla karşılaşıyorum. Sokağı kapatmışlar ve pazar kurmuşlar. Evet bizim bildiğimiz pazar. Pazar kurulmuş sokağın sol tarafında giysiler, sağ tarafında yiyecekler satılıyor. Zerzevatçısı, peynircisi, ekmekçisi, balıkçısı, turşucusu vs. Yani anlayacağınız bizim pazarlarda ne satıyorlarsa aynen onlar satılıyor. Tek fark, orada kurutulmuş et satanlar da vardı. Giysiler desen mağazalardan yarı yarıya daha ucuz. En pahalısı 70€. Yiyecek satanlar İtalyan tipli ama giysi ve tekstil eşyaları satanlar sanki daha çok slaw kökenli gibi geldi bana…

 

Pazarı da gezdikten sonra hotelime dönüyorum. Saat daha 12… Bilgisayarımı açıp ne zamandır merak ettiğim Hükümet Kadını seyrediyorum online olarak. Burada bir parantez açmak istiyorum;

Abraham Maslow diye Amerikalı bir psikolog amca, Maslow teorisi diye bir kuram atmış ortaya. Buna göre bir temel ihtiyaç pramidi koymuş ve bunun en altına; Fizyolojik gereksinimler (besin, cinsellik, uyku), onun üstüne; Güvenlik gereksinimi ve barınma ihtiyacı, onun üstüne; Ait olma, sevgi, sevecenlik gereksinimi (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık), onun üstüne; Saygınlık gereksinimi, onun da üstüne Kendini geliştirme gereksinimi (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, önyargısız olma, gerçeklerin kabulü) koyup, pramidi bitirmiş.

Hotel odasında yalnız kaldığımda düşündüm de, yeminlen bu pramidin en altına internet konmalı arkadaş!!! O internet o yaban ellerde ne büyük ihtiyaç anlatamam. Hotelde ki internet sayesinde sevdiklerimle skype üzerinden görüntülü konuşup, özlemimi biraz olsun giderdim. Tv.de ki İtalyanca filmlerden ve dizilerden sıkılıp, açıp internetten Türkçe filmler izledim vs.

Bu yüzden eğer Torino’da bir hotel seçecekseniz “kahvaltısı var mı vs.” yerine “WiFi var mı” diye bakmanızı öneririm. Meret ekmek su gibi temel ihtiyaç özetle…

Kapa parantez ve anlatıma dön diyeceğim ama sizi fazla sıkmayayım. Devam eden makalemde süper İtalyancam! ile Hotelden çıkıp şehir merkezine nasıl gidilir onu anlatacağım…

Mar 4 0

Karya’lılardan günümüze kalan miras, MARMARİS…

“Geçilen yollarda gidilen yerler kadar güzeldir” görüşünden hareketle kesinlikle özel aracınızla yada kara yoluyla gitmeniz gereken yerlerdendir Marmaris. Geçtiğiniz yollarda bakmasını bilen gözlere sayısız güzellikler sunulur. Ruhunuz yemyeşil ağaçların üstünde daldan dala atlayıp masmavi denizlere dalarken gözleriniz Tanrı’nın Ege kıyılarına bahşettiği cömertliğe tanıklık eder. Ne derler bilirsiniz; “Bedenler ölür ama ruhlar sonsuza dek yaşarmış.” Güneye doğru aktıkça Antik Yunan’ın bu topraklarda hala devam etmekte olan ruhani varlığını hissedersiniz. Bölgenin meşhur zeytin ağaçları, saçlarınıza yapraklarından  görünmez bir taç giydirirken, siz farkına varmasanız da ruhunuz her an ufuktan karşınıza çıkabilecek mitolojik bir Tanrı, bir kral yada bir gladyatör için hazırlar kendisini yada öyle ümit eder antik çağların  gizemine tanıklık etmek istercesine.

Zaman zaman durup yol üstündeki satıcılarla sohbet ederseniz karşınıza sizi şaşırtabilecek kadar naiv insanların çıkabildiğini görürsünüz. Tıpkı bizim karşımıza çıkan o yaşlı kilim satıcısı amca gibi. O kadar yaşlıydı ki bize kilimlerini göstermekte bile zorlandığından kilimleri biz indirip kaldırdık. Ancak beğendiğimiz ve satın almak istediğimiz iki tane için arkadaşımızın üstünden yeterli nakit çıkmadı ve bu bölgede post cihazı gibi teknolojilere de sahip olunmadığından tatlı amca o yaşlı elleriyle bir kart uzattı bize  ve “Alın bu kilimleri, gidince parayı bu adrese gönderirsiniz” dedi. Önce hepimiz şaşkınlıkla birbirimize bakıp yanlış anladığımızı düşündük ama amca ısrarlıydı. Arkadaşımız, “ya göndermezsek paranı, olur mu hiç öyle şey?” diye sordu. “Gönderirsiniz ben güvendim size” dedi tatlı amca. Hepimiz hala öylesine şaşkındık ki; böylesine koşulsuz bir güven ancak kötülükten ve ihanetten zerre kadar haberi olmayan  bembeyaz ve masum bir ruhta bulunabilirdi. Hemde böyle bir zamanda.. Neyse ki para bulundu ve biraz şaşkın, biraz sarsılmış ama kesinlikle huzurlu bir şekilde yolumuza devam ettik. Hepimiz, böyle insanların hala Dünya’da var olduğunu görmüş olmanın verdiği bir güven duygusuyla şükran doluyduk. Bu olayı bugün bile anımsadığımda yüzümde aynı tebessüm ve içimde aynı şükran duygusu belirir.  Teşekkürler Allah’ım, Tanrı’m, yüce enerji yada herneysen:)))

Marmaris’e yaklaştığınızda kıvrılarak koya açılan yolun sonundan masmavi denizin ışıltısı gözlerinizi kamaştırır. Siz neredeyse bir deniz kızının suların arasından şıçrayarak sizi selamlamasını beklerken, bu şehrin sizi karşılama şeklidir. Bundan sonrası ise Marmaris’in turist dolu kent yapısı ve yoğun gece hayatına kalır. Yalnız bir akşam merkezde bulunan Grand Azur otelin plaj üzerindeki tapas restaurantında bir şeyler yemeyi ve  yakamoz eşliğinde enfes blues müziğini dinlemeyi ihmal etmeyin. Ha bir de jeep safari turuna katılmayı:))

Oca 29 2

4 MASTARLA TORINO (2)

Süper İtalyancamla Torino’da ilk sabah. Gece iyi geçti, dışarısının eksi derecelerde olduğu düşünülürse oda sıcaktı.

 

Kahvaltı için saat 07:30 civarları aşağıya indim. Amaç yine minimum iletişim… Asansörden indim, restoran bölümü nerde diye şöyle bir etrafa bakarken resepsiyon bölümünden “buongiorno” sesiyle irkildim. Ben de “bonjorno” diyerek gülümsedim ve restoran bölümüne doğru ilerledim.

 

Restoran bölümünde dört sandalyeli 6-7 masa vardı ve kimse yoktu. Kahvaltının açık büfe olduğunu biliyordum ve yiyecekleri nerden alacağıma şöyle bir baktım. Ancak yiyecekleri göremedim! Aslında hemen masaların karşısında yiyeceklere benzer bir şeyler vardı da, benim bilinçaltım sanırım onların yiyecek olduğuna inanmıyordu. Kesin başka bir yerlerde başka bir yiyecek olmalı diyerek etrafa bakındım ama maalesef başka yiyecek yoktu!

 

Açık büfe kahvaltı dedikleri şeyi bizim hotellerimizde görseler şok geçirirler inanın! Benim geçirdiğim negatif şoku, onlar pozitif geçirirlerdi.

Açık büfe kahvaltının hotelimde ki çeşitlerini sayıyorum; Meyveli yoğurtlar, üçgen peynir, kaşara benzeyen ancak tadı hiç de kaşara benzemeyen paketli, tek öğünlük başka bir peynir. Tek porsiyonluk nutellalalar, reçele benzeyen birkaç çeşit paketli tek öğünlük şeyler. Ekmek, paketli kızarmış ekmek, açık kızarmış ekmek ve krovasan. Krovasanlar iki katlı camlı bir bölmenin içinde duruyor. Sürahide sıkma olduğunu tahmin ettiğim portakal suyu ve renginden hoşlanmayarak hiç denemediğim (sonradan armut suyu olduğunu öğrendiğim) bir sürahi daha meyva suyu… Zeytin yok, domates salatalık yok, yumurta yok, ve Türkiye’de kıytırık bir hotelde bile olan bilimum kahvaltılık yok… Peynir ve zeytinin memleketi olan İtalya’da bu kadar az çeşidin olmasını esefle kınayarak devam ediyorum.

 

Peki ya Türk kahvaltısının vazgeçilmezi çay?! Evet. Çay var… Poşet çay. Hadi çayı bulmuşsun demleme arama bari diyorsanız sıkı durun. Ben de öyle yapıp poşet çayları karıştırdım ama maalesef normal çay yaprağından yapılan çay yok. Çayların hepsi ya (üstündeki resimden anladığım kadarıyla) bilimum ot-çiçek ve meyve çayları!

 

Artık yapacak bir şey yok. Aç karınla işe gidilmez. Tabağıma üçgen peynir aldım, açık kızarmış ekmek aldım, krovasanların bulunduğu kabın üst katından krovasan aldım ve herhangi bir masaya tabağımı koydum. Çatal bıçak almaya büfeye döndüm. Çatal bıçak ve kaşıkların hepsi aynı kaşıklıkta beraber duruyorlardı.Bıçağı buldum ancak tüm aramalarıma rağmen çatalı bulamıyorum!

 

Eyvah! İletişim zamanı!!!

 

Tam resepsiyonda ki bayana seslenecekken bayanın bana doğru geldiğini görüyorum. “Çatal” İtalyanca’da nasıl söylenir bilmiyorum. Hazırlıklı değilim! Google amcadan “çatal”ın İtalyancasına bakacak vaktim yok, görevli bana doğru geliyor, iletişim kaçınılmaz…!

 

Birden aklıma Cem Yılmaz’ın sinema gösterimi olarak yaptığı stand-up gösterisinde ki mide yanmasını yabancı doktora anlatan teyze hikayesi geliyor ve görevliye işaret ederek, iki parmağımı çatal yaparak, çatal işareti yapmaya başlıyorum. Görevlinin ilk birkaç saniyelik tepkisi anlamama tarzında oluyor ama sonunda beni anlayarak “ha forchetta” diyor ve çekmeceden çatal çıkartıp bana uzatıyor. “Grazie” diyerek masama dönerken arkamdan sesleniyor. Bir şeyler diyor  ancak ben sadece “caffe” dediğini anlıyorum. Sanırım kahve isteyip istemediğimi soruyor. Dönüp süper İtalyancamla cevap veriyorum; “si”. Ancak başka bir şeyler daha soruyor bu cevabımın üstüne..! El kol hareketlerinden anladığım kadarıyla bir elini diğerinin üstüne kaldırdığında (yani büyük işareti yaptığında) “grande” diyor, iki elinin mesafesini kapattığında “piccolo” diyor. Sanıyorum ki kahveyi büyük mü küçük mü istiyorum diye sormaya çalışıyor. “Grande” diyorum ve masama geçiyorum. Birkaç dakika sonra kahve masama servis ediliyor ancak ben sabahları sade kahve içemem.!!

 

O an için Allah tarafından dudaklarımdan şu kelimeler dökülüyor. “Posso avere un po di latte?” (Biraz süt alabilir miyim?) “Si” diyor “i”yi uzatarak. Sanırım İtalyancamı beğendi… Birkaç dakika sonra hoş bir kapta sütümde geliyor. Sütü kahveye karıştırıyorum ve hayatım boyunca içtiğim en güzel kahveyi tadıyorum. Çay yok ama kahvenin güzelliği tüm olumsuzlukları bastırıyor…

Ara 24 0

DÖRT MASTARLA TORINO

 

Dört mastar; Fare (Yapmak), Dare (Vermek), Prendere (Almak), Voglere (İstemek)…

Evet… İşyerim beni İtalya Torino’ya gönderdiğinde bu kadar İtalyanca biliyordum. Ancak emir demiri keser derler, hem de başka bir ülke göreceğimden, gıkımı çıkarmadım. Bu dört mastarla kol kola girip geldik İtalya Torino’ya.

 

Neyse ki pasaport kontrolünde memur bey hiçbir şey sormadı. Taksiye bindim, Hotel Giada dedim ve yolculuk başladı. Ancak taksicinin fazla para almak için beni dolaştıracağından şüphelenip cep telefonumda ki navigasyonu açıp, hedefe hotelimin adını yazdım. Siz de yapın çok işe yarıyor. Hatta bunu gizli saklı yapmayın, taksicinin gözüne sokar gibi yapın ki sizi dolaştırabileceğini düşünmesin.

 

Anladığınız gibi minimum iletişim… Buraya kadar herşey yolunda da hotele inince!!!

 

Takside bir yandan da hotel resepsiyonunda ki görevliyle nasıl konuşacağımı kuruyorum. Kuracağım kelime şu; İo (ben) fare (yapmak) rezervation… Otel rezervasyonumu gelmeden önce İtalyanca bilen bir arkadaşıma yaptırdığım için sıkıntı olmaz diye düşünüyorum.

Aynen düşündüğüm gibi oldu… Hotele indim ve resepsiyonda ki bayana aynen bunları söyledim. Bana cevap verdi ama söylediklerinden sadece “pasaport” kelimesini anlayınca, anlamış gibi yaparak “ha si” dedim ve pasaportumu verdim. Görevli de bana bir evrak uzattı ve birşeyler söyleyerek kalem uzattı. Anladım ki bu evrağa imza atacağım. Altta ki noktalı yere imzamı attım ve kalemi bıraktım. Kalemi aldı, evrağı aldı ama pasaportumu halen vermiyor! Birkaç saniye daha bekleyip; “Pasaport” dedim. Bana dönüp bir şeyler söyledi, odamın anahtarını (38 Numara) verdi ve asansörü gösterdi. Sanırım “siz odanıza çıkın, ben getireceğim” demiş olabileceğini düşünerek asansöre yöneldim. Çantamı bir görevli alır da bana odamı gösterir diye düşünerekten asansöre yöneldim ama ne gelen var ne soran. Tek başıma valizimle birlikte asansöre bindim. Asansörde en fazla 4. kat vardı. Kaçıncı kata basacaktım? Oda numarası 38 olduğu için 3. kata basmaya karar verdim ve 3. katın koridoruna geldim. Yaklaşık 20 metre uzunluğunda ki koridorda sağlı sollu kapılar. İlk kapıda 43 yazıyor, karşısında 42… Evet, doğru kat… Koridorun sonuna doğru işte 38 nolu oda…

 

Oda toplam kullanım alanı olarak yaklaşık 20 metrekare var. Tüplü samsung 55 ekran tv. duvara monte bir rafın üzerinde. O rafın altında çalışma masasına benzeyen büyükçe bir raf daha. Rafın altında sandalye. Yatağın yanında büyükçe bir komidin ve öbür yanında da büyükçe bir gardolap… Pencerem caddeye bakıyor. Dışarsının 3 derece olduğunu düşünürsek, oda sıcak sayılır…

 

Odama yerleştim bekliyorum. Aklım halen pasaportta. Yaklaşık yarım saat bekledim ama ne gelen var ne giden!!! “Bu böyle olmayacak” dedim ve lobiye indim. Resepsiyonda ki bayanın yanına gidip. “pasaport” dedim. “A si ……(noktalı yerlerde ne dediğini anlamıyorum) deyip pasaportumu verdi. “Grazie” deyip tekrar asansöre yöneldim ve odama çıktım.

Bu günlük İtalya ve bilmediğim İtalyanca macerasının sonuna gelmiştim. Bilmediğim İtalyancam ile gurur duydum… Biraz İtalyan televizyonları izleyip yattım.

 

(Devam edecek…)

Kas 28 0

Masal Şehri PRAG

 

Bugüne dek Prag’la ilgili duyduğunuz ilk şey muhtemelen “tam bir masal şehri” olmuştur. Ben de yeri geliyor bu cevabı veriyorum, ancak benim için bir korku filmi setini andırıyor gotik mimarinin ele geçirdiği bu şehir. Masaldan ziyadesiyle uzak, gerçekçi bir tablo okuyacaksınız Prag’la ilgili bu yazıda. Bir turist gözüyle değil orada yaşamış biri olarak anlatacağım.

Masal şehri Prag!

Öncelikle Avrupa’nın göbeğinde bir ülke olan Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag -muhtemelen turist yoğunluğunun da etkisi ile- hırsızlıkları ve dolandırıcılığı ile ünlü. Özel eşyalarınıza, çantalarınıza çok dikkat etmelisiniz. Bu durumla ilk, ülkeye adımınızı atar atmaz havalimanındaki döviz burolarıyla karşılaşaksınız. Havalimanında ve şehir merkezinde paranızı Çek Korunasına çevirmeye kalktığınızda, ortalama 1 €=20 CZK iken aslında normalde 25 CZK civarı. Bu normal fiyattan döviz çevirebileceğiniz tek yer ise -bizim “Halal street” olarak adlandırdığımız- Arapların tekelinde olan bölge. Tarif edecek olursam: Prag’ın en merkezi yerlerinden olan Museum durağında metrodan indiğinizde, arkanızda devasa müze binası olacak şekilde aşağı doğru bir cadde iniyor (Vaclavske Namesti). Bu caddeden ilk sağa, sonra da ilk sola döndüğünüzde sağda Istanbul Kebap olacak şekilde, soldan ikinci döviz bürosu en uygun fiyattan çeviren yer. Türk banka hesabınızdan para çekeceksiniz ise Unicredit bankası en uygun olan banka.

İpucu-1: 10 CZK yaklaşık 1 TL

Gelelim ulaşıma. Bir klişe olacak ama Prag yürüyerek gezilebilecek bir şehir. Ama diyelim ki metro kullanmanız gerekti. Şiddetle tavsiyem toplu taşımada bilet almanız. Bizdeki gibi turnike geçişli bir sistem yok. Girişlerdeki küçük sarı makinelerden biletinizi okutmanız gerekli yalnızca. “Kimsenin kontrol ettiği yok” demek pek doğru olmaz, zira görevlilerin nereden çıkacağı bilinmez. Otobüs ve tramvayda çok nadir olsa da metroda sıklıkla kontrol oluyor. Biletsiz yakalanırsanız 800 CZK cezası var. Bu arada biletleri metro girişlerindeki makinelerden temin edebilirsiniz, fiyatlar da gayet makul. Diyelim ki yakalandınız pazarlık yapın! Buna son derece meyilliler. 800 CZK ödeyen henüz görmedim. Bilmiyorduk deyin, trenden alınıyor sandık deyin, makineyi bulamadık deyin aklınıza ne gelirse, yarı fiyatına kurtulabilirsiniz.

İpucu-2: Ceza kağıdı ile  90 dk ücretsiz ulaşım hakkınız var! 

İpucu-3: Nereden, nereye, neyle, ne kadar sürede gideceğinize karar vermek için: http://www.dpp.cz/en/

İpucu-4: Bu ipucunu Prag’dan döndükten sonra okuyunuz lütfen “Ukončete prosím výstup a nástup, dveře se zavírají”

İpucu-5: Pazarlık yapmadan ASLA alışveriş yapmayın!

Hadi Prag’a hakkını verelim!

Benim en favori mekanım: Letna Park, Metronom. Kartpostallardaki Prag’ı kendi gözlerinizle görebileceğiniz yer burası. Old Town’dan Yahudi mahallesine doğru Pariszka caddesinden yürümeye başlayın, burası Prag’ın en lüks caddesi olabilir zannımca. Hazır oradan geçerken Spanish Synagoge’u da ziyaret edebilirsiniz. Yolun sonunda, köprünün diğer tarafında tam karşıda Letna parkın içinde devasa bi’ metronom sizi karşılıyor olacak. 1955-1962 yılları arasında o köprüden karşıya bakıyor olsaydınız, sizi Avrupa’nın en büyük Stalin heykeli karşılıyor olacaktı, neyse ki sadece 7 yılın sonunda o manzarayı haketmediği anlaşılmış ve yok edilmiş. 1991 yılından beri ise Metronom izliyor büyüleyici manzarasıyla Prag’ı. Merdivenleri tırmanıp yukarı çıktığınızda, metronomun eteğinde ayaklarınızı aşağı sallandırıp manzarayı izleyin. Sonra yüzünüz nehre dönük olacak şekilde sağa doğru ilerleyin, orda küçük tarihi bir bina var, restaurant olarak işletiliyor. İşte o noktada Prag’ın büyüleyici manzarası sizi bekliyor olacak. İç karartıcı bulduğum Prag, bu perspektiften gerçekten de bir masal şehri!

Kartpostal:

1

Benim objektifim:

Prag-Yirtikbavul

Pırağa gelip Nazım’ı unutmak olur mu?

“Şair memleketten uzak, hasretten delik deşik Eski Kent’te duruyordu.”

Bu şehrin isminin bir sürü versiyonu var: Prag, Prague, Praha, Praga. Bir de Nazım versiyonu var ki o da “Pırağ”.

3

Nazım’ın Pırağ günlerinin geçtiği yer Vltava kıyısında, Ulusal Tiyatro binasına komşu gayet şık bir mekan olan Kavarna Slavia. Artık Nazım’ın anısına mı bilinmez tatlılardan baklava, kahvelerden türk kahvesi de menüde yerini almayı bilmiş. Oranın atmosferini hissetmeniz, Nazım’ın Pırağ’ına onun gözünden bakmanız lazım. Bir de onca tablonun içinden Nazım’ın portresini de bulup gururlanmanız lazım. Ulaşımı da gayet kolay, bir kahve molası vermeden geçmeyin derim. Charles Bridge’e 5-10 dk yürüme mesafesinde, ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.cafeslavia.cz/index.php?id_page=kontakt&id_rest=slavia&id_lang=en .

Kavarna Slavia’nın duvarını süsleyen Nazım Hikmet portresi:

4

Mevzu bahisi biraya getirmeden olur mu? Olmaz, zira ayıp etmiş olurum. Siz bir markete girip çeşit çeşit uygun fiyatlı yüksek alkol dereceli (24 bile mevcut) biraları kendiniz keşfede durun, ben size ortaçağdan günümüze dek hizmet veren bir birahanenin tarifini vereyim. 1499’dan beri yani tam 514 yıldır hizmet veriyor U Fleku. “Dark beer”ı meşhur, siz sormadan önünüze biralarınız geliyor zaten, yemekler de şahane. Denemeden dönmeyiniz uyarımı yapayım. Yalnız yeri bulmak biraz karışık olabilir, harita kullanımı önerilir. Bkz. http://en.ufleku.cz/contact/where-to-find-us . Prag’da bu tarz -brewery denilen- birahaneler çok yaygın. Bu mekanlar her ay kendi menülerine ekstra olarak özel üç-dört tane daha bira üretiyorlar ve ayrı bir menüsü oluyor bu biraların. Bunları da kaçırmamanızı önerebilirim. Bira kültürü inanılmaz yaygın tahmin edeceğiniz üzere.

Favori mekanlarımdan biri de Vytopna Railway Restaurant. Burayı ilginç kılan ise bar ile masalar arasında tren yolları kurulmuş olması ve servisinizin bu trenler aracılığıyla masanıza ulaşması. İnternet sitesini inceleyip daha ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Haftasonları genelde rezervasyonsuz giremezsiniz. Prag’ın en merkezi yeri olan Museum’dan iki dk.lık yürüme mesafesinde. http://praha-en.vytopna.cz/

Bir fast-food önerisi olarak ise mc donalds burger king haricinde gidebileceğiniz Bageterie Boulevard var. Tarif vermeme gerek yok çünkü karşınıza çıkacaktır mutlaka şehirde gezinirken. Tarz olarak subway’e benzese de ben çok daha lezzetli buluyorum sandviçlerini. Ayrıca limonatası da leziz, tatlılar da denenesi.

Çek mutfağıyla aram pek iyi olmadı kaldığım süre boyunca. Gulaş deneyin tabii, ördek de çok güzel yapıyorlar ama sanki komşulardan toplama bir mutfakmış gibi geliyor bana. Pek geliştiremedikleri gibi aldıkları tatları, birebir aynı lezzeti de yakalamayı becerememişler. İmkanınız varsa gulaşı Budapeşte’de, Apfelstrudel’i Dresden’de yiyin. Çek Cumhuriyeti’nde ise =>> “Keep calm and jedna pivo prosim!”! deyin– “Bir bira lütfen” demek.

Absinth konusunda uzman değilim, sonunuzun Van Gogh gibi olmasını istemem. Bir bilene danışınız lütfen.

Biracı Çeklerin bir diğer  milli içkileri olan Becherovka ise Prag dönüşü götürebileceğiniz güzel hediyelerden. 40 tane ayrı çeşit bileşenin birleşiminden ve Karlovy Vary’nin şifalı olduğu öne sürülen kaynak sularıyla hazırlanan bu içkinin formülü sır gibi saklanıyor, alkol oranı ise %38. İlk yapıldığında ilaç amaçlı kullanılsa da günümüzde kokteylleri shotları gayet yaygın şehirde. Lüks restaurantlarda ikram olarak yemekten sonra geliyor hatta. Orjinali yeşil olan. Bir de limonlusu var ki onun içimi daha kolay. Yolunuz Karlovy Vary’e düşerse müzesini de ziyaret edebilirsiniz ve mağazasından daha uygun fiyata alışveriş yapabilirsiniz.

Gece hayatına gelecek olursak, Karlovy Lazne gelecek biliyorum ilk aklınıza. 5 katlı Avrupa’nın en büyük gece kulübü olan bu mekan –bence- sadece turistik bir mekan. Prag çok daha eğlenceli gece kulüplerine ev sahipliği yapıyor aslında. 90’lar sevenler için Lucerna, popüler müzikler için Nebe, Mecca, Sazazu, elektronik müzik sevenler için Retro gibi bir sürü seçenek mevcut.

Charles Bridge’i Astronomical Clock’u Old Town’u John Lehnon Wall’u herkesten dinleyebilir, her yerden öğrenebilirsiniz. Ben sizinle tecrübelerimi paylaşmak istedim. Benim Prag’ı masal şehri olarak gör(e)mememin tek bir sebebi var o da orda yaşamış olmam. Bir şehirde yaşamakla turist olmak bambaşka şeyler. Siz bu hususta bana kulak asmayınız o yüzden. Prag tabii ki rüya gibi bir şehir, milyonlarca turistin ziyaret ettiği hepsinin de aşık olarak döndüğü Avrupa’nın en romantik şehirlerinden biri. Benim tavsiyelerimi de kulağınıza küpe edip, mutlaka düşürün yolunuzu Prag’a.

Na shledanou!

Özlem Haval Demirel

Kasım/2013

 

 

Kas 25 0

Ohrid

Cahil cühelaca başladığımız, ilk günü Üsküp‘te geçirdiğimiz gezinin ikinci gününde, yeni Balkan durağımız Ohrid idi. O sabah hostelde süt ve müsli ile çok çılgın kahvaltımızı yaptık, üstüne Yunus’un annesinin patatesli böreklerinden kalanları ekledik. Yeni bir bilinmeze doğru gitmeye hazırdık artık.

Hosteldeki görevli Maja’nın ve bir önceki yazıdan hatırlayacağınız Daniela’nın önerisi üzerine Ohrid’e gitmek için araba kiraladık. Yalnız şimdi düşününce olayda bazı mantıksız noktalar tespit ettim:

1 – Ohrid’e neden gidiyoruz bilmiyor idik. (Ne var, ne yapılır, neresi gezilir).
2 – Navigasyonumuz yoktu, Yunus’un HTC telefonuna güvendik (ki bizi yüzüstü bırakmadı).
3 – Kosova’da ne kaybettiğimizin farkında değildik (hala da değiliz).
4 – Hostelden günübirlik aşırsak mı dediğimiz, sonra sorarak ödünç aldığımız Ohrid gezi kitabı Makedonca idi – yani kiril alfabesi – bunu yola çıktıktan sonra farkedecektik.

Hakikaten çılgın bir macera bizi bekliyor derken Üsküp’teki te alışveriş merkezinde (Rossman’dı sanırım) Europcar’dan araba kiralamaya karar verdik. Günlük 50 euroydu. Şoför olarak kendimi ve Cem’i yazdırdım. Polo almaya karar verdik. Yalnız kız biraz saftirik olacak ki, kapının önüne İbiza geldi. Neyse tamam tamam bu da olur diyerek görevliyi çok zorlamadık. Beyaz İbiza’mıza atladık. Arabayı da gece güvenlik görevlisine teslim edecektik. Biz Cem ile araba kiralama işlerini hallederken Alper ve Yunus da yolda yiyecek içecek bir şeyler almaya markete gittiler. Aslında planımız o gece kalacak hostelimiz olmadığı için (gece otobüs ile Sırbistan’a gidiyorduk) ve eşyaları Hostel’de bırakmaya güvenemediğimiz için çantalarla yolculuk etmekti. Arabayı aldıktan sonra en azından riskli eşyaları arabaya alarak büyük çantaları hostelde bıraktık ve yola koyulduk.

dsc_1311

Üsküp’ten Ohrid’e giden yol inanılmaz güzeldi. Her yer yemyeşil, dağ manzaralı, izlemeye doyamayacağımız bir yolculuk oldu. Üsküp’ten çıkana kadar epey bir süre yerel Makedon şarkılarını türkülerini dinledik. Sonrasında sadece 2-3 radyo çekmeye başladı, ve bir tanesi TÜRKÇE idi. Candan Erçetin’den Çapkın’ı, ardından Sertab Erener’i dinleyince hepimizde bir şaşkınlık oldu. Cem’in gezi başında yaptığı “Yerli radyo dinleyelim bari heheh” esprisi de boşa çıkmış oldu =)) Sanırsam bir 3 saat kadar araba kullandım, Ohrid’e kimi zaman düz ovalardan, kimi yerlerde dağları döne döne geldik. Geldik ama, burada ne var ne yok bilmiyor idim. Şehre girmeden önce rastgele bir yerden ana yoldan çıkarak deniz kıyısına doğru sürdüm. Buradaki harika manzaranın birkaç dakika tadını çıkardıktan sonra yola devam ettik. Otobana hiç benzemeyen otobanlara her girişimizde 20 dinar para vermemiz, bu her 20 dinarın da 15′er dakikada bir oluşu tabi ara ara canımıza tak etti.

dsc_1319

Yolda zaman zaman kafamıza estiği gibi durarak manzaranın ve gökteki binbir türlü mavi tonunun keyfini sonuna kadar çıkardık. Fikrimce böyle plansız gezilerin de böyle güzel tarafları var, koştur koştur bir yere yetişmeye çalıştığınız turlar insanı daha çok yoruyor.

dsc_1327

Girdiğimiz ara sokaklardan birinde tam geçecekken taksiden iki kız indi. Kızlara Turist Info var mı buralarda diyerek muhabbete girdim. Kız önce biraz ingilizce kullanmakta zorlandı, tarif edemedi, yandakine sordu filan. Bu arada ben bizimkilere dönerek “Taksiciye mi sorsaydık acaba?” dedim. Kız birden bana dönerek “Türkçe konuşsana?” dedi. Tabi az biraz aksan farkı ile. Biz başladık gülmeye =)) Sağolsunlar gayet güzel tarif ettiler, teşekkür ettik. Kızın en sonunda “Görüşürüz” yerine “Görüşelim” gibi bir kelime kullanması da yüzlerimize ayrı birer gülümseme oturttu elbet.  Makedon kızları gözümüzde bir puan daha artmıştı. En sonunda şehir merkezine gelebildik.

Turist Info’daki iki kişi bize epey yardımcı oldular. Zaten gezilebilecek epey büyük bir Old Town var, kale içerisinde. Göl kenarında. İnanılmaz bir yere benziyordu fotoğraflarda. Her birimiz kartpostallık fotoğraflar çekildik. Burada öğrendim ki, Ayasofya sadece bizim İstanbul’daki kilisenin adı değilmiş. Antik dönemlerde her kentin (ya da uygarlığın diyeyim) büyük ve görkemli bir kilisesi olurmuş. Ve buna Ayasofya adı verilirmiş. Ohrid’deki kilisenin adı da Setan Sophia idi. Mesela antik dönemin önemli kentlerinden biri olan Trabzon’daki kiliseye dahi Sophia adı veriliyor imiş. Sophia = Bilge (Felsefe, Philosophia’dan da hatırlayabileceğiniz bir kelime).

dsc_1338

Bunları nereden öğrendik? 23 Nisan dolayısıyla olsa gerek, etraf onlarca Türk turu kaynıyordu. Hemen önümüzdeki Çorlu grubu sağolsun, Ohrid ile ilgili epey bilgi edindik. Kalenin hemen girişinde solda bulunan bu Setan Sophia’nın da ilginç bir hikayesi vardı. Eskiden şehre gelenler hemen şehire alınmazlarmış. Bir ay kadar süreyle burada bekletilirlermiş ki şehre bulaşıcı hastalık girmesin. Ayrıca han olarak da kullanılmış zamanında.

img_2101

Şehrin dar sokaklarında gezinirken bir de el yapımı kağıt atölyesine rastladık:

img_2096

Ohrid’de çevresinde evlerin olduğu muhteşem kalenin epey tepelerine kadar geldik. Bizimkilerin üşengeçliği üzerine Makedon bayrağının dalgalandığı kaleye çıkmadık. İnanılmaz şahanelikte bir göl manzarasıyla, kıyıdaki tepelerden dolanarak çevremizde fotoğraf çektiren onlarca tur gezgini eşliğinde Ohrid’i gördük. Hafif çiseşeyen yağmur sonrasında oluşan gökkuşağı da keyfimize keyif kattı. Onlarca, yüzlerce fotoğraf çektik. Buraları anlatmaya kelimeler yetmez, fotoğrafları da yansıtabildiğimce koyuyorum buraya:

dsc_1419

dsc_1447

img_2113

img_2124 img_2147

img_2166

img_2169

img_2181

Yine de gezdiğimiz gördüğümüz yerler bize yetti. Ben yine buradan kartpostallarımı aldım, magnetimi çantama koydum. Güzel hatıralarla buradan ayrıldık, yolda bir benzinlikte durup böreklerin kalanını ve marketten aldığımız abur cuburları, meyveleri yedik. Arabayı yine ben kullandım. Aslında müthiş yorulmuştum, giderken ve dönerken bizimkiler arabada epey uyudular. Dönüşte 10 dakika kala uykuya pes ederek direksiyonu Cem’e devrettim. Seat İbiza ile ilgili izlenimlerim de gayet olumlu oldu. Akşam 9 civarı Üsküp’e geri dönmüştük. Benim kafamı kaldıracak halim yoktu. Alper de keza yorgundu. Yunus ve Cem Old Town’a bir şeyler içip harika peynirli patateslerden yemek üzere yola koyulurlarken biz arabada kıvrıldık. Tam 3 saat uyumuşuz, 12:30′da kendiliğimizden uyandık. Bizimkiler de zaten arabaya geri dönüyorlarmış.

Alperle 2000 dinar gibi bir paraya depoyu full’eyerek hostelde kalan çantaları almaya gittik. Bizimkilerle de orada buluştuk. Europcar kapalı olacağı için alışveriş merkezinin güvenlikçisine arabayı bırakacaktık. Güvenlik görevlisi İngilizce bilmiyordu. Aramızda şöyle bişeyler geçti
- ASdaera asd lamsdka daksndasd ? (Makedonca)
- I can’t speak your language. The girl told us to leave the car here. Here are the keys
- Makedonski ?
- Türkçe ?
- (Gülümseme)

Maalesef adamımız bilmiyordu, ama işaret dili ile anlaştık,

Ohrid gezimiz böylece sonra ererken Belgrad otobüsümüze doğru yola koyulduk.

Kas 23 0